bakteri-mikroskop-altinda

TED Konuşması: Bakteriler üzerinden Evrim, İnsanın Kökenleri ve Yapay Zekamız

TED’de bu aralar yine çok iyi konuşmalara denk geldim, fırsat buldukça onları paylaşacağım. Bu yazıda da bakterilerle ilgili (ve de evrimle & yaradılışın kökenleriyle ilgili) baya etkili bir konuşmayı paylaşmak istiyorum. Bu konuşma particle davranışı ve yapay zeka incelemesine gayet iyi yorumlama şansları verdiği için aynı zamanda hikayem için de epey önemli olacak.

Konuşmayı aşağıya koyuyorum ama benim için önemli noktaları kısaca geçeyim:

Bakteriler tek hücreli canlılar. Eğer evrim olmuş ise sorun maymundan insana evrimleşmenin imkansızlığı değildir. Biraz düşünen her insan bunun imkan dahilinde olduğunu görür. Sonuçta spermden insan oluyor. Sperm dediğin şey solucan gibi bir şey.. Hem de sıvı içinde yaşayan bir solucan.. Haliyle, solucandan kocaman insana dönüşmek, kendi başına evrim gibi bişey zaten 🙂 dolayısıyla o spermdeki ufak değişikliklerle maymundan insana ya da daha genel olarak bir canlıdan başka bir canlıya evrilmek/mutasyon geçirmek teorik olarak çok zor bir şey değil. (labaratuarlarda bunun pek çok çalışması var zaten)

Esas kafa karıştıran, tek hücreliden çok hücreliye geçiş, yani ne oldu da tek hücre halinde mutlu mesut yaşayan çok hücreye geçti, ara geçiş formu nasıl oldu? David Attenborough’un “Charles Darwin and the Tree of Life“ belgeselinde bu geçişle ilgili çok iyi bir kısım var, tek hücreli canlıların niçin “görme“ ihtiyacı duyduğunu ve nasıl bir “göz“ meydana getirdiğini anlatıyordu.

Bu konuşmada da, bakterilerin birbiriyle nasıl iletişim kurduğunu anlatıyor. Tek hücreli bakteriler birbiriyle iletişim kurarak nufuslarını sayıyor. Misal çevrede bir tehdit var mı, tehdite karşı bir zehir salmaları gerekiyor mu bunun iletişimini kurabiliyorlar. Dahası Zehir Salacaklarsa belli bir sayıya ulaşmadan salmıyorlar. Bu da onların hayatta kalma şansını arttırıyor. Eğer sayıları azken zehir salarsa, çevresini istila etme şansını kaçırabilirler. Çoğu canlının atası olan bakteriler de tıpkı torunları gibi soylarını devam ettirmek ister. Ve bunun içinde diğer canlılara saldırı zamanını iyi belirlemeleri gerekir. Sonuçta Cengiz Han’ın söylediği gibi: “Ancak bir salak, kaybedeceğini bile bile bir savaşa girer.“ ve bakteriler de o kadar salak değil 🙂 basit de olsa bir zekaları var. Zekayı yöneten yer de DNA.

Bu zeka ve iletişimleri sayesinde, topluluk olarak hareket edebiliyorlar: “Tek bir canlıymış gibi“ ortak karar veriyorlar. Bu birliktelik de zamanla çok hücreli bir yaşama geçiş halini alabiliyor.

Kısacası bakteriler biz de dahil olmak üzere pek çok canlının atalarından. Haliyle yaradılışı ve evrimi anlamak için onları biraz anlamak gerekiyor. Şimdi ablamız videoda çok güzel anlatmış zaten herşeyi, ondan orada anlatılan şeyleri tekrar etmiyorum. Sadece bir kaç alıntı yapıp sonrasında ilave olarak kendi ilgi alanım olan yapay zeka’ya değinmek istiyorum.

(PLAY’e bastığınızda türkçe altyazı aktif oluyor)


.

Hücre sayısını baz alırsak, yani en iyimser haliyle, %10 insansınız. Ancak gen sayısını referans alacak olursak, %1 insansınız. Kendinizi “insan” olarak gördüğünüzü biliyorum, ancak ben sizi %90 veya %99 bakteri olarak görüyorum.

Bize ilginç gelen şey, bakterilerin ışık üretebilmesi değil, ne zaman ışık ürettikleri idi. Farkına vardık ki, bakteriler yalnız olduğunda yani seyreltik süspansiyondayken, ışık üretmediler. Ancak belli bir hücre sayısına ulaştıklarında, bütün bakteriler aynı anda ışık üretmeye başladılar. Aklımıza gelen soru, bakterilerin, yani bu ilkel organizmaların, yalnız oldukları zaman ile topluluk içinde oldukları zaman arasındaki farkı nasıl bildikleri ve daha sonra nasıl toplu halde bir iş yapabildikleri idi. Bunu yapabilmelerini sağlayan şeyin, bakterilerin birbirleriyle konuşmasına imkan veren bir kimyasal dil olduğunu keşfettik.

Bugünün konuşması için önemli olan şey, bakterilerin bu tarz kollektif şekillerde gerçekleştirdiği yüzlerce davranışın mevcut olması.

Benim hikayem için önemli olan kısmına gelirsek, bakterilerin basit bir yapay zekaları var, java script’e aktarsak şöyle bir kodlar çıkar. (java lise matematiğine yakındır epey, bilmeyenler de takip edebilir aşağıdakiler epey basitleştirilmiş bir yazım, advance şeyler eklemedim)

çoğalmaları için kod:

____________________________________________
.
x= hücre;
a= bölünmeye yeter hücre yetişkinliği; //bunu tanımlamak için ekstra kod gerek ama ana fikri vermeye yeter
if (x<a){
x
}else{
x/2
}

____________________________________________

(yani hücre belli bir büyüklüğe erişince 2’ye bölünsün, ama eğer o büyüklüğe erişmemişse bir şey yapmasın diyor)

____________________________________________

zehir salmaları için kod:

____________________________________________
.
x= hücre;
P= populasyondaki toplam hücre sayısı
xMax= 1.000.000 ; //bu bir milyon sayısını örnek olarak verdim, istediğiniz gibi değiştirebilirsiniz.
c= zehir salgılamak; //bunu tanımlamak için ekstra kod gerek ama şimdilik ana fikri vermeye yeter
if (P<xMax){
-c
}else{
c
}

____________________________________________

(Yani popülasyonda 1milyon bakteriden az bakteri varsa zehir salgılamasın, bir milyonu geçerse zehir salgılasınlar)

____________________________________________

.

Bunlar tabiki çok basitleştirilmiş yazımlar, ama belirttiğim gibi, ana fikri vermeye yeter.

Hikayemde, bu kodları, daha önceki yazımda da belirttiğim particle control olayı için başlangıç noktalarından biri olarak alacağım. (Tarihsel/evrimsel sıralamada)

Şahsi düşüncem, Eğer tanrı varsa, her bir bakteriyle tek tek uğraşmıyordur muhtemelen.. Muazzam sayılarda galaksi, gezegen, fırtına, deprem, kuraklık, taş, toz, canlı, bitki, hayvan, virüs, cansız vs vs.. bir de o her galaksideki trilyarlarca katrilyonlarca bakteriyle tek tek uğraşacak hali yok 🙂 yazmıştır genel bir kod, izliyordur yukardan 🙂 Yoksa Milyarlarca bakteriyi tek tek takip etmenin hiç bir manası yok. Bakterilere, yukarıda benim yazdığıma benzer bir kod yazmıştır, bütünü kontrol ediyordur. 🙂

Benzer şekilde kedi köpekler için de tek tek uğraşmıordur, insanlar için de..

Sonuçta koskocaman Allah, yapacak işi var gücü var 🙂

Tabi eğer gerçekten varsa.. 😉

Share/Bookmark
Share:

4 comments

  1. Merhabalar…

    Yukarıdaki anlattıkların iyi güzel de sadece gözle görünen dünyayı, üzerinde deneyler yapılabilecek olan dünyayı yani bir diğer değişle fiziki evreni, zaman ve mekanın göreceliğindeki evreni anlatıyorlar sadece… Yani var olan bütün gerçekliğin sadece yüzde 1’ine odaklanmışlar… Şimdi sen bana diyeceksin nerede diğer bahsettiğin şeyler, görmediğime, ispatlanamayana inanmam ben?
    Ben de zaten bunları sana ispatlamaya çalışacak değilim, zaten istesem de yapamam… Onun yerine iki tane deney anlatayım sana ve sen de bana bunların nasıl olabileceklerini açıkla?
    1) Bir protonu ikiye bölüyorlar ve deneyi yapanlar bu iki parçayı ellerinden gelen en uzak iki yere koyuyorlar.. Yani aralarında büyük mesafe var… Sonra parçalardan birine bir değişim uyguluyorlar… ve BAM aradan bir salisenin milyonda biri bile bir zaman geçmediği halde diğer parçada da değişiklik oluyor.. Yani tam olarak aynı anda diğer parça da etkileniyor…

    2) Bir ördek yavrusunu annesinden ayırıp, kilometrelerce uzağa götürüyorlar… Ördeğin annesi de kalp monitörüne bağlı… Yavru ördeği vurdukları anda anne ördeğin kalp atışları hızlanıyor… Tam olarak aynı salisede… (Biraz zalim bir deney 🙁

    Sen sanırım çoğumuzun kafasındaki, evrenin bir köşesinde oturan büyük bir Tanrı figürüne karşısın… Evet çoğu bilinç kapasitesi ancak buna elveriyor henüz… Ama durumun bununla yakından uzaktan alakası yok…

    Bir deney daha, ama bunu herkes deneyebilir… Her elinizin işaret parmağını arada yaklaşık 5-6 santim uzaklık kalacak şekilde birbirlerine dönük tut…. Gözlerinden de bir yarım metre uzakta dursunlar ve arkada da büyük beyaz bir kağıt yada perde olsun… Beyaz olması şart… Sonra gözlerinle iki parmağının arasındaki boşluğa bak… Ama parmaklara odaklanmadan yada bakmadan. Ama arkadaki kağıda da odaklanmadan.. yani karanlıkta gözlerin aldığı vaziyet ile… Buna gözlerimizin kenarlarındaki hassas yerleri kullanmak diyorlar… Pekala, bir süre bakınca, parmakların etrafında bir tabaka belirmeye başlayacak ama gözleriniz onu görünce otomatik olarak parmağa yönelecek ve o algılanan şey kaybolacak… Tekrar denerseniz, bir süre sonra o tabakanın rengini bile görebilirsiniz…

    Şimdi diyebilirsin bu dediklerinden bana ne? İşte her şeyin gözle görülebilen ve üzerinde deney yapılabilir bir dünya olmadığını göstermeye çalışıyorum ve şu kitabı tekrar öneriyorum:
    *Işığın doğuşu… yazar:Barbara Ann Brennan…. Meta yayınları
    Bunu bulamazsan ilk kitabı Işığın Elleri’de olabilir.. Onu da bulamazsan Aura ne demektir, onun üzerine de araştırma yapabilirsin 🙂

    Sevgilerimle

  2. Yok edici cümle ise en sonda.

    “Biz yaşlanıyoruz ama onlar hep aynı yaştalar”.

Leave a Reply


Notify me of followup comments via e-mail. You can also subscribe without commenting.