matrix-red_pill_or_blue_pill-choice

TED konferansları: İnanç Sistemleri Üzerine… “Fıtrat” mı, “Batıl” mı?

“Her doğan, fıtrat üzerine doğar”

Bu lafı din derslerinden hatırlarsınız muhtemelen. Yani her yeni doğan, allah’a inançlı bir şekilde doğar. Wikipedia fıtrat’ı şöyle açıklıyor: “Allah Teâlâ’nın mahlûkatını kendisini bilip tanıyacak ve idrak edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır.” Bu sebeple allahın varlığını bilir ve hemen kabullenir. Tanrılı tüm inanç sistemleri genel olarak bunu böyle kabullenirler.

Ama gerçekten öyle mi?

İnandığımız şeye niçin inanırız?

İşte size sınırlarınızı zorlayacak, başka bakış açıları geliştirmenize olanak sağlayacak süper ötesi bilgilerle dolu bir TED videosu: (türkçe altyazı seçeneği var)

Tüm metnine şu linkten okuyabilirsiniz (copy paste)

Şimdi bu konuşma üzerinden bir kaç noktayı vurgulamak istiyorum:

İnsan zekası, bilgisayarların yapay zekasından çok da farklı değildir. “model” bulmaya meğillidir, o modeller üzerinden çalışır. Bu modelden kasıt şu: yıllar boyu oluşan koşullanmalar sonucu aklımıza belli bir bilgi yerleşir, ve diğer şeyleri de ona benzetmeye, o “asıl” modeli zihnimizde oturtmaya çalışırız. En basit örneği klasik bir Gestalt örneğidir:

A A hepsini de A harfi olarak algılarız ama B olarak C olarak veya farklı bir şey olarak algılamayız. Aradaki farklılıkları yoksayıp, aynılaştırırız.

Niye böyle bir özelliğimiz var sorusunun cevabı, zıtlığını düşününce çok bariz ortaya çıkmakta. Eğer böyle bir özelliğimiz olmasa, hemen hemen hiç birşey öğrenemezdik. Çünkü doğada hiç bir şey birbirinin tıpatıp aynısı değil. Misal hiç bir çam ağacı bir yanındakiyle aynı değildir. Hiç bir insan, bir yanındakiyle aynı değildir. Hatta daha da ötesi aynı şey bile farklı ortamlarda aynı gözükmez. Misal aydınlık ve karanlık miktarına göre bitkinin rengi değiştirir (daha doğrusu, bizim algıladığımız renk değişir), ya da zaman geçtikçe meyve büyür veya çürür, sabit kalmaz.

Bu “model bulma özelliğimiz” sadece bu tarz basit “tanıma” olaylarımızı değil, “inanış”ımızı da şekillendirmekte. pavlovun köpeğinde olduğu gibi bir “model” oluşturuyoruz. Zil çalıyor, yemek veriliyor, köpeğin salyası akıyor. zil çalıyor, yemek veriliyor, köpeğin salyası akıyor. yeterli tekrardan sonra eylem hayvan tarafından benimseniyor ve zil sesi duyan köpek, yemek hiç gösterilmeden de salyasını akıtıyor. yani oluşturduğu modele göre zil sesi geldiğinde yemeğin geleceğine dair bir inanç oluşuyor.

Skinner’ın güvercin deneyi daha da ileri seviye bir deney. (Bilmeyenler için, Skinner Frued’dan daha fazla alıntı yapılan tek psikologdur. 2002’de psikologlar arasında yapılan bir ankette, 20. yüzyılın en etkili psikologu seçilmiştir vs..)

Deney kısaca şöyle: bir kutuda bir güvercin var, güvercinin önünde de iki düğme var. pavlovun deneyinden biliyoruz ki, kuş 1. düğmeye basınca yemek versek (ödüllendirsek), 2. düğmeye basınca yemek vermezsek (ödül olmasa), kuş sürekli 1. düğmeye basmayı öğrenir. Ama Skinner biraz daha ileri götürüyor olayı ve “acaba tamamen rastgele ödellendirsek ne olur?” sorusunu soruyor.

Cevap ise bir yandan çok komik, bir yandan da çok acınası: “kuş kendisine bir inanç oluşturuyor.” misal denek güvercinlerden biri  saat yönünde 2 tur dönüp ardından 1. tuşu 2 kere gagalarsa ödüllendirileceğine inanıyor. ve bu yüzden bu şekilde davranıyor (ya da bir bakıma bu yüzden bu şekilde “ibadet” ediyor)

Özellikle “ibadet” dedim, çünkü insan inançları da, bu inanca bağlı ritüelleri de çok benzer şekilde oluşuyor. Misal, ergen bir genç bir bilgisayarı olsun istiyor. Allaha dua ediyor, nolur benim bir bilgisayarım olsun diyor. Babası ona bir bilgisayar alıyor. Duaları kabul oldu sanıyor. Daha doğrusu, isteğine ulaşmasıyla (ödüllendirilmesiyle) yaptığı eylemi (dua etmek) birbirine bağlıyor ve de inancı “pekiştiriyor”. Ya da bir genç kızın tarot falına bakan bir falcı, benzer şekilde genç kızın yakında yeni bir sevgilisi olacağını ve beraber bir yola çıkacağını ve de gittikleri yerde bazı tartışmalar yaşayacaklarını söylüyor. Sonra da kız aynen bunları yaşıyor. Bunları yaşadığı için de fala ve de o falcının dediklerine inancı “pekişiyor”.

Şimdi şunu söyleyebilirsiniz “Allah her şeye gücü yetendir, tabiki O istediği için her şey oluyor” ya da “inanmazsın belki ama bizim orada bir falcı var, dedikleri hakkaten de gerçekleşiyor”. Bu yaklaşımlar, tam da yukarıda bahsettiğimiz “model bulmalara” örnek.  Dua ettiğin için bir şey gerçekleşebilir, ya da falcının söylediği şey de tutabilir. Ama bu, arada bir bağlantı olduğunu göstermez.

“Peki o zaman aradaki bağlantı ne?” “Niye tüm bunlar gerçekleşiyor?” derseniz, bunun çok fazla farklı ve birbirini destekleyen açıklaması var olmakla beraber, diğerlerine pek girmeden kısaca “olasılık” faktöründen bahsedeceğim. “Gerçekleşiyor, çünkü gerçekleşme olasılığı var“. 🙂 Çocuk bilgisayara kavuşur, çünkü ergen çocuklara babaları genel olarak bilgisayar alır. (istatistiksel olarak atıyorum) istanbulda B sınıfı ailelerden her 100 çocuktan 95’ine babası tarafından bilgisayar alınıyorsa, çocuğun duasının %95’lik bir gerçekleşme payı vardır. Bu çocuk için duasının gerçekleşme olasılığı %95tir.

Benzer şekilde genç kızın yeni bir sevgili bulacağını tahmin etmek zor olmaz. Yola çıkacağı da orada kavga edecekleri de tabi daha zor tahminlerdir ama yine de olasılık dahilindedir. Bu olasılık %80 falan değildir, belki %1 (yüzde bir) belki %0,1 (binde bir) belki %0,01 (onbinde bir) belki de daha düşüktür. ama yine de olasılık dahilindedir. Ve o düşük olasılığa rağmen insanlar “inanmayı” tercih eder.

Bu sebeple, %0,0000000005 (2 milyarda bir) kazanma olasılığımız olan sayısal lotoyu insanlar akın akın oynuyor. çünkü kazanma ihtimali var.

Ayrıca kazanan insanları da görüyorlar, bu sebeple inançları pekişiyor. (bu direk olarak observational learning‘e giriyor. ama konuyu çok dağıtmamak için ona girmicem isterseniz göz atın) Ayrıca, bu tahminler, istekler eğer gerçekleşmezse de “zihinsel uyumsuzluk”larımızın bizde olumsuz etkisi bırakmaması için “cognitive dissonance” ilkesi gereği gerçekleşmemesinin sebebine mantıksal bir sebep buluyorlar, misal “ben günahkar biriyim, falanca günahı işledim, onun için allahın lutfuna layık değilim.” veya “ya o falcıda iş yok, sen esas filanca falcıyı görmelisin” vs..

En can alıcı nokta ise, inanç sistemlerinin evrimselleşmesi ile ilgili olan örnek:

Ben bu sürece “model bulma” diyorum, yani anlamlı ve anlamsız verilerin arasından anlamlı bir model bulma eğilimi. Bunu yaptığımızda iki tür hata yaparız. Birinci grup hata, ya da yalancı pozitif olanı gerçek olmayan bir modele inanmak. İkinci grup hata ise yalancı negatif. Gerçek bir patern olmasına rağmen buna inanmamak. Şimdi bir zihin jimnastiği yapalım. Diyelim ki, bundan 3 milyon yıl önce Afrika ovalarında yürüyen bir ilkel insansınız. Adınız da Lucy olsun, tamam mı?Otların arasında bir hışırtı duyuyorsunuz. Sesi tehlikeli bir yırtıcı hayvan mı çıkarıyor, yoksa sadece rüzgar mı? Bir an sonra vereceğiniz karar hayatınızda aldığınız en önemli karar olabilir. Eğer otlar sizin sandığınız gibi yırtıcı hayvan nedeniyle değil de rüzgar nedeniyle hışırdıyorsa, algılama konusunda bir hata yaptınız, bu birinci grup hata, yalancı pozitif. Ama bir zararı yok. Sadece orada uzaklaşmanıza neden oldu. Daha bir dikkatlisiniz, daha tetiktesiniz. Öte yandan, eğer otların hışırdamasının nedeninin rüzgar olduğunu düşünürseniz, ama aslında orada yırtıcı bir hayvan varsa, öğle yemeği oldunuz. Tebrikler, Darwin ödülüne hak kazandınız. Gen havuzundan ayıklandınız.

Şimdi, buradaki sorun şu ki paternlendirme davranışı, birinci grup hata yapma maliyetinin, ikinci grup hata yapma maliyetinden çok daha az olduğu durumlarda ortaya çıkar. Bu arada, gördüğünüz bu konuşmadaki tek formül.Hepimizde bir patern algılama sorunu var, birinci ve ikinci grup hataları değerlendirip aralarındaki farkı bulmak epey problemli, özellikle de ölüm kalım meselesi olan kısa anlar söz konusu ise. Bu nedenle varsayılan ayarımız “tüm paternlerin gerçek olduğuna inanmak.” “Çalıların arasında gelen tüm hışırtılar yırtıcı hayvanlara aittir, rüzgar değil.” Bu nedenle, sanırım buna göre evrimleştik.Zihnimizdeki inanç mekanizmasının eğilimleri doğal seleksiyona neden oldu. Model(Pattern) arayan beyinlerimiz, her zaman anlamlı modeller bulmak ve bu modeli bizi avlamak isteyen, canımıza kasteden dış etmenlerle bağdaştırmak konusunda çalışıyor.

Yukarıdaki tabloda gördüğünüz üzere, Tanrı kavramı da paralellik taşıyor.

Soru: Nasıl var olduk?

Cevap 1: Her şeyi yaratan ve yöneten bir (veya daha çok) tanrı var. Hayatımızı ona adarsak, o bize her şeyi verir.

Cevap 2: Tanrı(lar) yok.

  • Durum 1: birinci cevabı seçersek, ve tanrı varsa; o bizi korur ve ödüllendirir
  • Durum2: birinci cevabı seçersek, ve tanrı yoksa; hayatımızı bir yalana inanarak yaşamış oluruz.
  • Durum3: ikinci cevabı seçersek, ve tanrı varsa; bizi sonsuz bir azap bekliyor.
  • Durum4: ikinci cevabı seçersek, ve tanrı yoksa; hayatını kafana göre yaşarsın.

bu durumda biz neyi seçiyoruz: tabiki inanmayı ve kendimizi ona adamayı. Tekrar alıntılamak gerekirse:

“Bu nedenle varsayılan ayarımız “tüm paternlerin gerçek olduğuna inanmak.” “Çalıların arasında gelen tüm hışırtılar yırtıcı hayvanlara aittir, rüzgar değil.” Bu nedenle, sanırım buna göre evrimleştik.”

__________________________________________________________________________________________

Ayrıca daha önce facebook’tan paylaştığım, dolaylı da olsa bu konuyla alakalı, “verdiğimiz kararlar, gerçekten de bizim kendi kararımız mı?” sorusunu sorgulayan videosunu izlemenizi tavsiye ederim.  (türkçe altyazı seçeneği var)

__________________________________________________________________________________________

Bu aralar inançlar üzerine epey araştırma yapıyorum, fırsat buldukça paylaşmaya çalışırım.. Söylenecek çok şey var elbette ama şimdilik bu kadar yeter 🙂

Share/Bookmark
Share:

6 comments

  1. kuran.. incil…tevrat bu inananlara yol göstericidirfakat inanmayanlara bir şey ifade etmez hem bu kitaplar yokken bile inanç varmış bize sunduğunuz şeyler yan gelip yat sonra cennete gir cennet yoksa bişey olmaz… ya tanrı sana kendi delil göstermiş sende buna inanmamış olabilirmisinbu beni düşündürüyor

  2. gerçekten çok ilginç. peki şöyle düşünelim güvercin ibadet etti 2 kere çevresinde döndü düğmeye bastı ve yemi aldı ama ya sonra tekrar 2 kere dönüp düğmeye bastığında yemi alamazsa tekrar başa döneriz değilmi. gerçek hayattada öyle değilmi dua ettik oldu sonra dua ettik olmadı ne de olsa allah her istediğimizi vermeyebilir yani ödülle inancı biçimlendiremezsin sadece kafan karışır. hem ödül aldığımız için allaha inanmıyoruzki. aynen dediğiniz gibi bu bize allahın varlığını değil sadece olasılığın varlığını gösterir. peki insan seçimini neye göre yapar. bence allah bu dünya yaşayan insanları tamamen kendi haline bırakmış peygamberlere varlığını söylemiş olabilir ama kitaplar mutlak bozulmuştur. neden allaha inanıyoruz biliyormusunuz çünkü herşeyin doğası kötüye gitme iken dünyanın yaratılmış haline bir bakın, bir çiçeğe, bir çocuğun doğuşuna, insan vücudunda olan bitenlere bakın, çiçek açmış bir ağaca işte bunların hepsi allah var diye bağırıyor, bunların hepsi allahın bir parçası.

    1. “peki şöyle düşünelim güvercin ibadet etti 2 kere çevresinde döndü düğmeye bastı ve yemi aldı ama ya sonra tekrar 2 kere dönüp düğmeye bastığında yemi alamazsa tekrar başa döneriz değilmi.” demissin, donmuyoruz iste, skinnerin deneyi bunun uzerine 🙂 tum deneyi arastirin isterseniz, daha kapsamli bilgi edinebilirsiniz.

      “ama kitaplar mutlak bozulmuştur. ” kesinlikle 🙂 ve kitabini bile koruyamayan bi tanri icin namazmis orucmus ilkel dini rituelleri yapmanin bi anlami yok (ilkel kelimesi hakaret olarak degil, yanlis anlama, sonucta 15yillik adetler..)

  3. Tekrar selamlar… Tekrar diyorum çünkü galiba okuduğum bütün yazıların hoşuma gitti, hepsine cevap yazıncaya kadar yakanı bırakmayacağım.. 🙂

    Şimdi bu yukarıdaki güvercin deneyinde yanlış olan bir şey var, o da bizim, yani insanın bir güvercin olmadığı, ya da herhangi başka bir hayvan… Sanırım bu konuda herkes hemfikir olacaktır… Evet tabii ki bana evrim teorisinden bölümler örnekler sayabilirsin, ben de bunları dışlamam… Hayvanlar ne yapıyorsa biz de aynılarını yapıyoruz, tuvalet sindirim susamak yemeğin için mücadele etmek vs vs… Ama yaşantımızda açıkça gözüken bir şey var ki, biz hayvanlardan öyle yada böyle ayrıyız, bize kapasitesi geniş büyük bir akıl verilmiş… Aslında zaten adem havva hikayesinin özü de bu… Tanrı onları kendi gibi yaratıyor ama diyor ki (aslında) bedeniniz olan ağacın cinsellik olan bölgesine uyar da çiftleşmeye başlarsanız cennetten kovulursunuz… Çünkü onları topraktan yaratıyor, yani diğer bütün hayvanların geldiği yerden. Ama onların omuriliğini dik yapıyor ki yer ve gök arasındaki iletişimi kurabilsinler, ve zihin kapasiteleri sayesinde de algıları geniş olabilsin… Çünkü hayvanlığına geri dönmek devamlı yemeğin için başka canlılarla mücadele etmek, devamlı su aramak, çiftleşerek üremek, taraf tutmak vs vs demek ve bunların beraberinde getirdiği kısır döngüye tekrar girmek demek…Tabii bunların hepsi sadece simgelerle anlatılmış, ayrıca zaten kutsal kitapların peygamberleri öldükten sonra defalarca da değiştirilmiş.. Ama art niyetten değil bence de, anlamadıklarından değiştirmişler kitapları…Tabii büyük olasılıkla bir neden de , iktidardaki 2. boyutta yaşayan kendi hırslarına yenik düşmüş insanların, dini yönetme aracı olarak kullanmak istemeleri… Bu değiştirilme konusunda da zaten hemfikiriz..

    Evrim teorisine ben de baktım… Hiçbir yerde insanın neden dik, iki ayağı üzerinde yürümeye başladığını doğru düzgün açıklayamıyor. Ki herkesin de bileceği gibi, iki ayak üzerinde yürümenin hiçbir avantajı yok doğa karşısında… Ne daha hızlı koşabilirsin ya da kaçabilirsin, ne de daha rahat ağaca tırmanmanı sağlar. Üstelik de kalbi yorar ve birbirinin üzerine binen organları yorar… Üstelik de üzerinden bu kadar bin yıllar geçmesine rağmen, yeni bir bebeğin bunu tekrar öğrenmesi hala bir-bir buçuk yıl sürüyor…
    Yani biz onlarla tamamen aynı olmadığımıza göre, hayvanlar üzerinde denenen ilaçların, sağlık sektöründe insanlarda kullanılmaya başlanması ne kadar zararlı ise, bu türden hayvanlar üzerinde yapılan deneylerin de insanlara uyarlanması o kadar saçma.
    Bu böyle çünkü hayvanlar doğum yaparak birbirlerinin birazcık daha değişik renkte kopyalarını çıkarmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Evet görünüşleri biraz değişiyor, uzun yıllara yayılan bir zaman diliminde de bazıları (yani fosilleri bulunamayanlar) yavaş yavaş değişiyorlar.. Ama davranış şekilleri olarak aynı kalıyorlar, çünkü onlarda bizdeki akıl ve bilinç mevcut değil… Fakat bu demek değil ki bizim bilincimiz henüz gelişme aşamasında değil…
    Sana bir soru:
    Hiç, sevmediğin birine gidip, karşılığında kendin yada sevdiğin başka biri adına hiçbir karşılık beklemeden bir iyilik yaptın mı?… Sen şimdi diyebilirsin, neden böyle saçma sapan bir şey yapayım ki diye! Ama ben nedenini soruşturmuyorum, sadece böyle bir şey yapabilmeye kapasitemiz var ve sana bunu şiddetle tavsiye ederim… Bu hiçbir hayvanın yapamayacağı şeylerden sadece biri… Yada bir hayvan kendini yemek bulma derdinin kaybetmişliği içinden çekip çıkaramaz, buna yetecek bilinci yok.. Ama herhangi birimiz, bu akşam ne yiyeceğim, diye dertlenirken, kendisini hayatta tutanın sadece yemek olup olmadığını sınayabilir…. Bunları bir dene, sonra kutsal sayılan kitaplardaki özü doğru olan kısımlar hakkında konuşabiliriz… 🙂
    Bir de bu deney meselesine değişik bir açıdan yaklaşırsak, kuantum fiziğine biz göz atmanın yararı var… Fizikçilerin bulguladıkları en önemli verilerden biri, gözlemleyenin gözlemlenen şeyi tamamen değiştirdiği… Yani bu şu demek… Sen bir deney yapıyorsun, ve belki de bu deneyin tamamen bağımsız, açık bir fikirle yapıldığını ve sonucunda buna göre olacağına inanıyorsun… AMA BU İMKANSIZ… Çünkü deneyi gözlemleyen olarak oradaki varlığın bile deneyin gidişatını birebir etkiliyor… Sen sonucun istediğin kadar öznel olmadığını iddia et!… Deneyi yapanın deneyin elemanlarını kurma biçimi bile zaten, kendisinin o deneyi nasıl etkilediğini göstermiyor mu zaten? Atomik düzeye inmeye bile gerek yok.. Acaba bu yukarıdaki deneyi hiç bir insan üzerinde yapmışlar mı??? O halde bir güvercin üzerinde yapılan deneyden benim kendim adıma bir sonuç çıkarmamı nasıl beklerler. Ben bir hayvandan beni ayıran şeyleri biliyorum… Ama bu deneyleri yapan kişide herhalde böyle bir bilinç oluşmamış olacak ki, deneyinin sonucu da on göre çıkmış :)… Bir güvercin sevmek nedir bilmez…. Ne sevgilisiyle aşkın doruklarına çıkabilir, ne de yemeğini aç bir güvercin ile paylaşabilir… (Belki milyonda biri yapıyor ise bilemem)… Hayvanlar ortada yeterli yemek bulunduğu sürece birbirlerine ilişmezler, yemek azaldığı anda katliamlar başlar.. Evet insanlarda da bu böyle, ama sevgiyi keşfetmiş olanlar, bilinçlenmiş olanlar içinde değil… 🙂

    Mesela ben buna güzel bir deney derim:
    http://www.unitedearth.com.au/watercrystals.html

    Sevgilerimle… Araştırmalarının açık yüreklilikle devamını dilerim..

Leave a Reply


Notify me of followup comments via e-mail. You can also subscribe without commenting.