Bu makaleyi, Modern Barbarlar senaryosunu yazmadan önce, henüz araştırmalar yaptığım ön hazırlık aşamasındayken seri katil filmleri üzerine aldığım notları ve düşünceleri toparlayarak yazmıştım.

2 şeyi belirtmek istiyorum:

1- Bu makale 2006 yılında yazdım. Yazdığım sırada henüz “Hannibal Rising” (2007) vizyona girmemişti.

2- Dexter’ı da henüz izlememiştim. (o zamanlar sadece sinemada filmlerini araştırıyordum, TV dizilerine bakmıyordum. Dexter’ı ilk 2008’de izledim).

Haliyle bu makalede, bu iki hikayeye değinmedim.

————————-

————————-

GERİLİM SİNEMASI VE SERİ KATİLLER

Gerilim sineması denince ilk akla gelen karakterlerden biri hiç şüphesiz “seri katiller”dir. Gerçekten var oldukları için, gerilim sinemasındaki diğer rakipleri olan “zombiler” “vampirler” gibi metafizik karakterlere kıyasla çoğu zaman daha kalıcı korku yaratmıştır bu karakterler. Peki bu karakterler nasıl yansıtılır sinemada? Yazımızda da bu sorunun cevabını bulmak için, filmleri öyküsel düzlemde ele alacağız. Senaryo / çekim / kurgu olarak sinemayı üçe ayırırsak; bu makale, senaryo açısından seri katil filmlerinin genel yapısını inceleyecektir.

ÖLÜM OLGUSU

Gerek tema olarak, gerek öyküyü birbirine bağlayan element olarak, “ölüm” iyi hikayelerin bir yerlerinde hep vardır. Sevdiğiniz öyküleri gözünüzün önüne getirirseniz, birilerinin hep ölmüş olduğunu fark edersiniz. American Film Akademisi’nin belirlediği “en iyi yüz film” listesindeki doksandan fazla filmde; ünlü internet sitesi imdb’nin “en iyi 250 film” listesindeki 230’dan fazla filmde ölüm vardır.

Ölümün sanatta bu kadar geniş çaplı yer kaplamasının çeşitli nedenleri vardır. Her şeyden önce, ölümden sonrasını bilmiyoruz. Bu, -bilinç düzeyinde veya bilinçaltında- bizde kalıcı bir meraka neden olmaktadır. Ayrıca, ölüm her gün karşımıza çıkan bir şey değildir. Çoğu insan hayatında hiç kimseyi ölürken görmez bile. Fakat sürekli duyarız, merak ederiz ve korkarız. Bu duyguların yansımasını bulabildiğimiz eserleri bu yüzden çok daha fazla ilgi ile takip ederiz. Freud bu olguyu: “sanat, günlük yaşamda tatmin olmamış duygularımızın doyum aracıdır. “ diyerek özetler.

Bu önermeden hareketle, şöyle bir sonuca varmamız mümkün gibi gözüküyor: Eğer sanat bir doyum aracıysa, bir eser bize ne kadar çok doyum sağlarsa o kadar büyük bir eser olmuş olur. Bu yüzden en büyük eserlerde en doyurulmamış merakımız olan “ölüm” bulunur.

Tabi içinde ölen birileri varsa iyi bir eserdir, gibi bir sonuca varmamak lazım. Bruce Lee filmlerinde ölen insanın haddi hesabı yoktur; ama bunlara iyi film diyebileceğimizden pek emin değilim. Daha genel olarak bakarsak fark ederiz ki, doyurulmamış meraklarımız genellikle günahlarla ilgilidir. “öldürme” “hırsızlık” “aldatma” “kıskançlık” “zina” “açgözlülük” “ana babaya itaat” “yalan” vs.. Bunlar günlük yaşamda ne kadar tabuysa, bunun sanattaki değeri o kadar artar. “Öldürme” hayatlarımızda büyük tabuyken, “hırsızlık” ve “aldatma” daha az tabudur. “ana babaya itaat” “açgözlülük” gibileri ise hala ayıp sayılan ama yaşamın bir parçası olmuş gerçeklerdir. Üç kişi düşünün; biri öldürüyor, biri çalıyor, biri annesinin sözüne karşı geliyor. Günlük hayatta daha çok olması ve her an iç içe olmamız; üçüncü kişinin sanattaki değerini bu yüzden azaltıyor. Ancak kendisinden daha önemli bir günahla birleşirse, önem kazanabildiği bir konuma gelir. Annesinin sözüne karşı gelen bir çocuk, çok önemli bir öğe değilken; annesinin durdurmaya çalışmasına rağmen dinlemeyip birisini vuran bir oğul dramatik açıdan daha etkili bir öğedir. Bir de şuna bakalım: Babasının gayrimeşru oğlu, babasının mirasına konabilmek için meşru kardeşiyle babasının arasını açar, mal varlığının varisi olur. Babasına kardeşini öldürtmesi emrini verdirtir, kardeşi kaçak konumuna düşüp kendini kurtarmaya çalışırken, babasını saf dışı bırakır. Shakespeare’in en sıradışı karakteri Edmund’un hikayesidir bu (Kral Lear) ve iç içe geçmiş günahlar silsilesidir.

Öte yandan, sanat eserlerinde önemli olan neyin nasıl söylendiğidir. Bu sorulardan birincisinin içeriğe, ikincisinin üsluba karşılık geldiğini düşünürsek, “ölüm olgusunun” (daha geniş çerçeveyle “günah” kavramının) sadece konu açısından önemli olduğunun altını çizmekte fayda görüyorum.

SERİ KATİLLER

Gerilim sinemasının en önemli karakterlerinden biri oldukları için; “polisiye filmler” gibi “seri katil” filmlerinden de tür olarak bahsedebilecek duruma geldik. Seri katil filmlerinde seyircinin tepkisiyle ilgili şaşırtıcı gibi gözüken bir taraf vardır. Bir savaş filmi izlerken onlarca düşman askeri öldüren karaktere saygı duyup onu kahraman ilan ederiz. Bu olay gerçek hayatta da böyle karşılandığı için çok yadırgamayız. Öte yandan, gangster filmlerindeki mafya üyelerinin cinayetlerini, doğa belgesellerindeki gibi, “başka şansı yok, ölür ya da öldürür” diyerek, karakterle özdeşleşmiş bir şekilde ölmesinden endişe ederek izleriz. Mesela Godfather’da Marlon Brando’nun canlandırdığı “Vito Corleone” karakteri; özü itibariyle insanların hayatlarını tehdit eden biridir. O ünlü repliği hatırlarsak,“Reddedemeyeceği bir teklif yaptı. Kağıtta ya imzasının ya da beyninin olacağını söyledi.”, Vito Carleone’nin iki dudağı arasından çıkacak cümlenin, toplum düzeninde nasıl yıkıcı bir gücü olabileceğini görürüz. Verdikleri zarar, herhangi bir seri katilden çok fazladır ve günlük yaşamımızı çok daha fazla huzursuz ederler. Yine de, Vito Corleone ile bir şekilde özdeşleşiriz ve onun gibi olmak isteriz. İşte ilginç olan da budur. Daha az tehditkar oldukları halde, bir seri katille bu şekilde özdeşleşemeyiz.

Bu olgunun nedenlerini iyi irdeleyebilmek için, önce “seri katil”in diğer katillerden farkının ne olduğunu belirlemek gerekir. Psikiyatr Hervey Cleckley 1976 tarihli “Akıllılık Maskesi” adlı kitabında seri katilleri şöyle tanımlar: “Seri katil, belirli bir zaman diliminde en az 3 kişiyi öldürmüş kişidir…. Empati, merhamet, vicdan gibi temel insani duyguların, onların yapısında yeri yoktur… Akıllılık maskesinin altında mutlak bir kötü vardır, ama bunu saklamakta o kadar başarılıdır ki gerçek ve canavarca yüzünü görmek neredeyse imkansızdır”

Seri katiller hasta beyinler, anormal arzular gibi birçok ortak özelliğe sahiptir. %90’ından fazlası beyaz erkeklerden oluşur. IQ değerleri normalin üstünde olmakla beraber okulda ve işte başarısızdırlar, ve çoğunlukla vasıfsız işçi olarak çalıştırılırlar. Babaları küçükken evi terk etmiştir ve otoriter anneler tarafından büyütülmüşlerdir. Küçük yaşlarında fiziksel, psikolojik ve cinsel tacize maruz kalmışlardır ki; bu tacizci, genelde ailenin bir üyesidir. İntihar eğilimleri yüksektir. Röntgencilik fetişizm ve sado-mazoşist pornografiye yoğun ilgi duyarlar. Kurbanlarını en çok hayat kadınları arasından seçerler.

Freud, normal cinsel güdülerin çarpıklaştıklarında kendilerini şiddet olarak ortaya çıkarma eğiliminde olduklarını belirtir. Sevme güdüsü, yok etme ihtiyacına dönüşür. Freud’un bu teorisi, ortak özellikleri seksin yerine cinayeti koymak olan seri katillerin davranışlarında açıkça doğrulanır. Seri katiller için cinayet, cinselliğin yerini almıştır ve bu cinayetler sonrasında da katil tatmin oluşu dolayısıyla -her normal cinsel birliktelikte olduğu gibi- bir “durulma evresine” girer. Bu evrenin sonrasında, bu tatmini tekrar yaşamak için, yeniden harekete geçer. Muhtemelen de yakalanıncaya kadar devam eder. Kısaca “seri katil” ruhsal doyum almak için belli aralıklarla öldüren kişidir.

Tarih boyunca doyum amaçlı seri cinayetler işleyen kişiler olmakla beraber, günümüzdeki temsilcileri genel olarak sanayi devrimiyle ortaya çıkan yabancılaşmanın ürünleridir. Bu yüzden modern suç tarihinde bilinen ilk seri katil olan Karındeşen Jack’in 19. yüzyıl İngilteresi’nden çıkması tesadüf değildir. Şehir yaşamında duyduğu boşluk hissine karşı öldürerek nefes alma çabası içindedirler. (Bu boşluk hissini ve cinsel doyumsuzluklarını temsil ettikleri için hayat kadınları en çok hedef aldıkları kişilerdir. )

Bireyciliğin yüksek olduğu toplumlarda bu yüzden seri katil vakaları daha sık görülmektedir. Bu güne kadar tespit edilmiş seri katillerin %80’inin ABD’de, %15’inin Avrupa’da ortaya çıkması bunu doğrular. Seri katiller –farkında olmasalar da- sistemin en sert muhalifleridirler ve onları, modernizmle ortaya çıkan yabancılaşmanın yan etkileri olarak adlandırmamız mümkündür.

Seri katillerle en çok karıştırılan kişiler –FBI’ın tanımıyla- zincirleme katillerdir. Bunlar, cinsel psikopat değil, genellikle birdenbire beyninde şalter atan ve ölümcül bir dizi cinayet işleyen kişilerdir. Bu kişiler eğer yakalanmayıp, temiz kalabilirlerse günlük yaşamlarına dönüp normal yaşamaya devam edebilirler.

Mafya ve savaş filmlerindeki kişiler de çoğunlukla seri katil değildir. Onlar kendilerini ruhsal olarak tatmin etmekten ziyade, öldürmeyi iş olarak görürler.

SERİ KATİLLERİN SİNEMADA YANSIMALARI

Gerçek Hayattan Esinlenmeler:

Bu noktada, sinemadan çok uzaklaştığımızı düşünmüş olabilirsiniz; ama seri katilleri anlamadan, onların sinemada nasıl resmedildiğini ve nasıl birer gerilim öğesine dönüştüğünü tartışmamız pek sağlıklı olmazdı.

Türün en başarılı iki filmi hiç kuşkusuz Alfred Hitchcock’un 1960 yapımı “Psycho”su ve Jonathan Demme’in 1991 yapımı “The Silence of the Lambs”idir. İlginçtir bu iki filmdeki seri katiller, Norman Bates ve Buffalo Bill, “Ed Gein” adında 1957’de yakalanan bir seri katilden esinlenilmiştir. Bu iki karakter, “Ed Gein” i ikiye bölüp aralarında eşit paylaşmış gibidir.

Otoriter bir anne tarafından büyütülen Norman Bates, öldükten sonra mezardan annesinin cesedini çalıp evinde saklar. (aslında Ed Gein annesinin değil de başka kadınların cesedini çalmıştır.) İkinci kişilik olarak da olsa, kadın kıyafetleri giyerek kendisini annesi yerine koyar. Buffalo Bill ise, öldürdüğü kadınların derilerinden kendine elbise yapar. Cinsiyet değiştirme ameliyatıyla ilgilenir. Ortak özellik olarak, iki karakterin de eşcinsel dürtüleri vardır ve ikisi de kadın kıyafetleriyle dolaşırlar; tek farkla; çift kişilikli Norman Bates, normal zamanda diğer kişiliğinin farkında değildir.

Bu iki filmde de göze çarpan; gerçek olanın (Ed Gein’in) olduğu gibi değilde, öykü karakterinin (Norman Bates veya Buffalo Bill) öykü içindeki konumuna göre şekillendiğidir. Diğer bir değişle, gerçek olanı, kurmacaya aktarırken yaptığı seçkileri, bu filmlerin etkileyiciliklerini –ve hatta inandırıcılıklarını- etkilemiştir. Norman Bates’in ölü kuşları doldurduğu bilgisi seyirciye verildi, ama gerçek yaşamdaki ilham kaynağı “Ed Gein”; kuş değil de “insan” dolduruyordu, insan derisinden mobilya, kafatasından küllük yapıyordu. Kuş doldurmaya kıyasla bunlar çok daha korkunçtu, haliyle insanları daha fazla tedirgin ederdi. fakat Norman Bates sadece hayvanların içini dolduruyordu.

Azıyla yetinmenin nedeni, yaratılan karakterin gerektirdikleridir. Norman Bates çift kişilikli bir karakterdir, bu yüzden insanların içini normal bilinç düzeyindeyken dolduramaz. Eğer yazar veya yönetmen, öyküde Norman Bates’in insan doldurmasını seçseydi, öykü tamamen değişirdi. O ünlü duş sahnesinin öyküsel anlamı –erkek tarafını çeken bir kadının cinsel arzusuna karşı, kendini korumaya çalışan kadın tarafının ortaya çıkışı- kalmazdı. Benzer durum Buffalo Bill için de geçerli, mezardan ceset çalıp kendisini annesinin yerine koysaydı; öykü çok fazla zayıflardı. Çünkü “Ed Gein” bu özelliklerin hepsine birden sahip olsa da; filmde çizilen Buffalo Bill karakteri, farklı bir kişiliğe sahipti. Onun temel dürtüsü cinsiyet değiştirilmesine izin verilmemiş olmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla “mezar soygunculuğu” veya “anne” olgusu öykü içinde fazlalık (haliyle zayıflatıcı etken) olacaktı.

Sinema Tarihindeki En Kompleks Seri Katil: Hannibal Lecter

Hannibal analizi en zor karakterlerden biridir. 3 filmde de çocukluğuyla ilgili bilgi olmadığından çocukluğu ve ailesi hakkında bilgimiz yoktur. (Yazılmakta olan serinin dördüncü romanı, Hannibal’ın çocukluğu üzerine olacak) İntihar eğilimi, sado-mazoşist arzuları, fetişizm ve pornografiye ilgisi bulunmamaktadır. Yüksek statülü bir mesleği vardır. Ajan Clarice sempati duyar. Bunların hepsi yukarda tartıştığımız “seri katillerin ortak özellikleri”ne ters düşmektedir. Bir bakıma aykırı karakterler olan seri katillerin en aykırısıdır.

Bu aykırılık kurban seçimlerinde ortaya daha belirgin bir şekilde çıkar. Red Dragon’un –haliyle serinin- başında konserde gördüğümüz Hannibal, senfoninin ahengini bozan çalgıcıyı öldürür ve evine davet ettiği diğer orkestra üyelerine habersizce yedirir. Serinin üçüncü filminin sonundaki “beyin yeme sahnesi”de benzerlik taşır. Ahlak yoksunu polis memuru onun gözünde afiyetle yenilmeyi hakkediyordur. Bu iki cinayet de, Hannibal’ın zevk için öldürdüğü cinayetlerdir.

Buradaki motivasyon biraz kafa karıştırıcıdır. Hapisten kaçarken niçin öldürdüğünü anlamak çok zor değildir, çünkü kaçmak için başka şansı yok gibidir. O cinayette de büyük keyif almaktadır ama birincil dürtüsü kaçmaktır. Ama orkestra şefine veya polis memuruna gelince iş biraz daha değişir.

Hannibal takındığı “akıllılık maskesinde” kusursuz bir aristokrattır. Klasik müzik, opera, Rönesans eserleri gibi yüksek sanat eserleriyle ilgilenir. Muhteşem koku alma yeteneği vardır ve parfumlerden iyi anlar. Çok okuyan ve entelektüel birikimi gelişmiş biridir. Bu özelliklerdeki herkes gibi o da, nezih bir çevrede yaşamak istemektedir. Bu huzuru bozanı ise çok iyi bildiği psikoloji ve anatomi yardımıyla cezalandırır. Kısaca çevresindeki kişilere ve kültüre zarar verenler, kurbanı olur.

Bu çerçeveden bakıldığında Hannibal karakteri çok büyük bir modernizm eleştirisidir. Modernizmin değer vermediği “yüksek ahlak” kavramına sarılıp, onu daha önceden tartıştığımız kendi yan etkisi olan “seri katil” olgusuyla vurur. Birkaç farkla Robin Hood’u andırır: Zenginden değil ahlaksızdan alır. Aldığı şey para değil hayatlarıdır. Bunun sonucunda ahlaklı diğer insanlara verdiği şey para değil, düzeni bozanlardan kurtulmanın sonucunda daha yaşanılası bir toplumdur.

Burada Hannibal, bizi yumurta tavuk sorusuyla karşı karşıya bırakır. İlk önce yamyamlık isteği başlayıp, ahenk bozucu olanları öldürmeye mi başladı, yoksa ahenk bozan kişileri zaten öldürüyordu da sonra bir itki onları yemeğe mi sevk etti? Soruyu daha da basitleştirirsek, ilk önce “yemek için mi öldürdü?” “güvenlik veya huzur için mi öldürdü?” Karakteri daha iyi anlamamızı sağlayacak bu sorunun cevabı sanırım gelişiminin anlatılacağı 4. kitapta olacak. Fakat geldiği noktada “güvenlik veya huzur için öldüren”, öldürdüğü kişileri de yiyen biri.

Öte yandan, Hannibal hayatını çevre temizliğine adamış bir seri katil de değildir. O sorunsuz ve nezih bir çevrede yaşamayı arzulayan bir aristokrattır. Bir nevi Konfüçyus öğretisiyle hareket etmektedir: “herkes kendi evinin önünü süpürse sokaklar tertemiz olur.” Kuzuların Sessizliğinde kendisini ziyarete gelen Ajan Clarice’i taciz eden Miggs’i (yan hücresinde kalan sapık) ancak Ajan Clarice’i taciz ettikten sonra öldürmüştür. O zamana kadar ona dokunmamıştır. (Hücresinde özel korumada olan Hannibal, sadece konuşarak Miggs’i dilini kesmeye sevk etmiştir ve dili kesilen adam kan kaybından ölmüştür. Bu ölüm Hannibal’ın konuşma yeteneğinin doruk noktalarından biridir.)

Filmi daha iyi görebilmemiz için okunması nispeten daha kolay başka türden bir filmle karşılaştırmakta fayda var. David Fincher’ın 1999 tarihli başyapıtı Fight Club’ın sonunda, bankaların yıkılmasıyla yeni bir dünyanın mümkün olabileceği düşüncesi vurgulanır. Bu çok büyük bir sistem eleştiridir, ve sistemin temel yapı maddesi olan bankaları hedef alır. Yaşadığı düzenden hoşnut olmayan seyircilerini, Tyler Durden karakteriyle özdeşleştirir ve modernizme karşı, vandalizmi meşrulaştırır. Hannibal ise daha kendi halinde bir karakterdir. Boş binalarla değil, çevresinde düzeni bozan “birey”lerle ilgilenir. Modernizme karşı, cinayeti savunur. Farkı ise Fight Club film olarak fikrini savunurken, Kuzuların Sessizliği; karakteri olan Hannibal’ın düşüncesini savunmaz, sadece ortaya koyar.

Modernizmin erittiği bir başka kavram daha Hannibal için yüce değerdir: “platonik aşk” Hannibal Ajan Clarice‘a aşıktır. Hapisten kaçtıktan sonra düzenli mektup yazar. Ona saygısızlık yapan Miggs’i ve Paul Krendler’i (3. filmdeki polis) öldürür. Sevgisi karşılıksız olsa da kusursuz bir romantiktir. Ajan Clarice’nin kendi elini Hannibal’ın eline kelepçelemesi sonucunda Hannibal kaçabilmek için diğer elindeki baltayla; Ajan Clarice’ninki yerine, kendi elini keserek kurtulur. Hangi modern aşık sevdiği kişi için –sevdiği yüzünden o duruma düşse bile- kolunu feda edebilir? Hem de sevgili olamayacaklarını bile bile..

Satır aralarında değinmiş olduğumuz “yamyamlık”, Hannibal adının da kaynağıdır. İngilizce yamyamlık kelimesi olan “cannibal” hafif bir yer değiştirmeyle “Hannibal” olmuştur. Soyadıysa “ders”, “konferans” anlamlarının yanında “azarlama” anlamı da taşıyan “Lecture” kelimesinden ufak harf oyunlarıyla türetilmiş “Lecter”dır. Hannibal gerçekten de öykü boyunca ders veren bir karakterdir. Kızıl Ejder’de Ajan Graham, Diş Perisi’ni; Kuzuların Sessizliğinde Ajan Clarice, Buffalo Bill’i bulmak için sürekli Hannibal’a fikir danışır. Bu fikir danışmalarda Hannibal’ın yaptığı da, ajanlara (bu sayede seyirciye de) ders vermekten başka bir şey değildir. Bu yüzden; “ders veren yamyam”, “yamyamlık dersi”, “azarlayan yamyam” gibi çağrışımlara müsait olan “Hannibal Lecter” ismi de öykünün bir başka başarısıdır. Freud bu tarz kelime oyunlarını “değiştirme yolu ile yoğunlaştırılmış espriler” olarak adlandırır. Bu yöntemle, birkaç harf karşılığında şu ana kadar tartışmış olduğumuz imaların hepsi kısaltılmış ve bütünleştirilmiş bir şekilde özetlenmiştir.

Bu ders veren, azarlayan yamyam bir yönüyle sinema tarihindeki ender örneklerden biridir: “özdeşleşebildiğimiz bir seri katildir” Herkesin gözünde korku uyandırması ve korku duymaması, sanattan ve bilimden anlaması, hemen her konuda fikir sahibi olması, kuvvetli bir analiz ve muhteşem konuşma yeteneğine sahip olması, sevmediği kişileri öldürebilme gücü ve aşık olabilmesi gibi değindiğimiz bütün nedenlerden ötürü Hannibal’la da aynı Vito Corleone gibi özdeşlik kurabiliriz. Hannibal’ın etkileyiciliğinin altında bunun çok büyük bir payı vardır. İlerde öykü anlatım tarzlarına bakarken Hannibal’ın öyküde nasıl sunulduğunu da inceleyeceğiz. Bu karakterin daha da iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Anlatım tarzlarına geçmeden önce, Hannibal’ın Buffalo Bill hakkında bilgi isteyen Ajan Clarice’yle yaptıkları konuşmadan bir parçayı daha fazla yorum yapmadan aktarmak isterim.

Hannibal – Onu bulmak için ihtiyacın olan her şey bu sayfalarda.

Clarice – Bana nasıl olduğunu söyle

Hannibal – İlk kural, Clarice: “Basitlik”. Marcus Aurelius’i oku. Her ayrı parçanın içinde ne barındırdığını sorgula. Onun doğası ne? Ne yapar, şu senin aradığın adam?

Clarice – Kadınları öldürür.

Hannibal – Hayır. Hayır bu önemsiz. Asıl işi ne ? Öldürmekle hangi ihtiyaçlara hizmet ediyor?

Clarice – Öfke. Sosyal kabul. Seksüel hayal kırıklığı.

Hannibal – Hayır. İster. Bu onun doğası . Ve biz nasıl istemeye başlarız, Clarice? İsteyecek şeyler mi ararız ? Şimdi cevaplamak için çaba göster.

Clarice – Hayır. Biz sadece…

Hannibal – Hayır, her gün gördüğümüz şeyi istemeye başlarız. Vücudunun üzerinde gezinen gözleri hissetmez misin, Clarice? Ve senin gözlerin istediğin şeyi aramaz mı?


GENEL ANLATIM TARZLARI

Öykünün Sonunda Ortaya Çıkan Kötü Adamlar:

Buradan seri katil filmlerinin genel anlatım tarzlarına geçecek olursak, genelde şu şablonlar karşımıza çıkar. Birincisi, seri katilin kim olduğu bilinmez, öykünün sonunda anlaşılır ve katilin kim olduğunu öğrenmenin zevki seyirciye tattırılır. Bunlar Sharlock Holmes tarzı “Kim yaptı?” bilmecesi üzerine kurulu filmlerdir. Çok fazla örneğiyle karşılaştığımız ve bu tarz bilmecelere doyduğumuz için; bu filmler genel olarak daha zayıf kalır ve genelde seri katil yanı az, polisiye yanı ağır basar. Bu yüzden seri katil filmlerinde anlatım tekniği olarak (biraz sonra değineceğimiz tekniklere karşı) nispeten daha az etkileyicidir ve bazı handikapları vardır.

Seri katil filmi olmamakla beraber; bu tarzı hikaye anlatımını ustalıkla uygulayan ve ona yenilikler getiren “6. his” filmi gösterimdeyken, yaygın bir şaka vardı. Afişte Bruce Willis’in ismi yanına “ölü” yazılırdı. Bu tek kelime, filmi izlememiş kişi için, filmin bütün esprisini kaçırır, yeni bir anlatım tarzı bulan filmin bütün heybetini çökertirdi. Benzer şey bu tarz anlatımı kullanan çoğu hikaye için geçerlidir. Katilin kahya olduğu bilinen bir Sharlock Holmes öyküsü, kendinden çok şey yitirir ve muhtemelen de okunmak istenmez.

Afişe yapılan bu şaka; bize, (filmin sonunu söylenme ihtimali dışında) şu iki kritik riski gösterir. Birincisi filmi izleme sırasında sonu anlaşılırsa –ki bu çok sık karşılaşılan bir durumdur- esas amacı gerilim yaratmak olan film sıkıcılaşır ve seyircisini kaybeder. İkincisi ve daha önemli olanı; sanatsal açıdan zayıf olma riskidir. “Sonunu bilince, film değerini yitirir” önermesine tersten baktığımızda şu sonuç karşımıza çıkar: Eğer sonunu çıkartınca geride bir şey kalmıyorsa; sonuna gelinceye kadarki kısım, aslında boştur. Dolayısıyla filmin büyük çoğunluğu gereksizse, izlediğimiz film zayıf bir eserdir.

Bu noktada “6. his” filmine veya “Sharlock Holmes” öykülerine başarısız dediğim izlenimine kapılmamanız için bu konuyu biraz daha açayım. Sadece sinemada değil, hemen her konuda ilk olmak “başarı”nın işaretidir. Sinema’nın mucidi Lumiere Kardeşlerin öykü anlatmayıp -neredeyse- kameralarının önünden ne geçerse onu çektikleri filmlerini düşünürseniz; bu filmler tarihteki ilk filmler oldukları için bugün bile, en azından ders olarak, izlenir. Çünkü bütün bir sinema tarihinin ilki onlardır. Bu yüzden, Pek çok hikaye, Sharlock Holmes’den veya Altıncı Histen etkilenerek oluşuyorsa onlara “zayıf” demek de haksızlık olur. Ama onlardan bir şeyler türetmeyip de; onları bire bir takip edenlerin arkasına saklanacakları bir ilklik olmadığı için, bu kadar kalıcı olmayacaklardır: Tıpkı Lumiere Kardeşlerin yaptıklarına benzer filmler çekenler gibi kaybolacaklardır.

Genel olarak bakacak olursak, bu tarz için “son” en önemli etken iken, sonuna giderkenki sürecin doluluğu da filmin gücünü gösterir. Örneğin 2002 yapımı “Identity” gerçekten çok ustaca kurgulanmış, sırrını iyi saklayan ve çok başarılı karakter yapısına sahip bir filmdir. Normalde, kişilik bölünmelerine; hep “çift kişilik” üzerinden değinilmiştir filmlerde. Bu film bunu aşarak, seri katilin içinde taşıdığı her güdüyü bir karakterle resmetmiştir. Libido, sorumluluk, vicdan, zayıflık gibi çok sayıda karakter geçidi sunmuştur. Daha da ötesi bunları tip olarak sunmamıştır. Vicdanın içine aşk, masumun içine şiddet eğilimi katarak bunları harmanlamıştır. Vicdan da bir hayat kadınıyla birlikte olmak isteyebilir, masum olan da cinayet işleyebilir… Katilin davranışlarını yönlendiren de bu karışık karakterlerin kendi aralarında kurduğu hakimiyet mücadelesidir. Gerçekten ustaca kurgulanmış olmasının yanında, içeriği de çok sağlam bir öyküdür. Hikayenin sonunu tahmin etsenizde (ya da duysanız da) hikaye yine de size bir şeyler aktarmaya devam ediyor. Bu bakımdan film, bir psikoloji makalesi gibidir.

Öykünün İlk Yarısında Ortaya Çıkan ve Ara Ara Gösterilen Kötü Adamlar:

İkinci anlatım tarzında, kurbanın kim olduğu giriş bölümünde veya gelişme bölümünün başlarında verilir. Paralel kurguyla, katili arayan polislere ve/veya katilden kaçan kurbanlara ilaveten, -çok seyrek de olsa- katil kişi gösterilir. Buna David Fincher’ın “Seven” filmi güzel bir örnektir. Brad Pitt ve Morgan Freeman katilin peşinden koşan polislerdir ve filmin çoğunda onları görürüz. Filmin ortalarına gelmeden katilin kim olduğunu öğreniriz ve ara ara da kurbanları görürüz. Bu tarz filmlerin en temel özelliği daha çok göz önünde olan polislerin değil de, daha az gözüken seri katilin seyircide merak uyandırmasıdır. Bu filmler, seri katili ne kadar ilginçse o kadar başarı yakalar. “Seven”da yedi ölümcül günah işleyen günahkarın peşinden koşan katil, günahkarları cezalandıran günahkardır. Sadece bu önermeyle yetinmeyen film, seyirciyi şaşkına çeviren sonu sayesinde unutulmazlar arasına girmiştir. Günahkarları cezalandıran günahkar, kendi günahının cezasını da, bu zincirin son halkası haline getirip kusursuz cinayeti tamamlar.

Bu ikinci tarzı kullanan öyküler, ilkine kıyasla, genelde seyirci üstünde daha çok etki bırakırlar, çünkü tek bir sır yerine, çok sayıda esrar perdesi içerirler. Katilin kim olduğundan çok, katilin nasıl biri olduğu sorusuyla ilgilenirler. Bu bizim daha çok kafa yormamızı, daha derin okumalar yapmamızı sağlar. Film bittikten sonra, filmin sonundaki bir sırrı öğrenmekten değil, bu sıra dışı karakteri tanımaktan keyif alırız. Karakterin üzerimizdeki etkisi –sırrın kendisine göre- daha uzun sürelidir.

Hitchcock bunun tam olarak farkındaydı. Başyapıtlarından biri olan “Vertigo” birinci tarzda yazılmış bir kitaptan uyarlanmıştır. Kitap temel olarak, Madeleine’in ölümünden sonra ortaya çıkan kızın kim olduğu sorusu üzerinde kurulmuştur. Hitchcock öyküyü ikinci tarza çevirerek, bu esrarengiz kadının ortaya çıkmasından kısa bir süre sonra, onun kim olduğunu seyirciye vermiştir. İzleyici, öyküyü o noktadan sonra, “acaba o kız Madeleine mi?” sorusundan ziyade, “acaba James Stewart onun Madeleine olduğunu öğrenince ne yapacak?” sorusunu düşünerek izler. Bu ikinci soru karakterler hakkında daha çok düşünmemize olanak verir, dolayısıyla filmin üzerimizdekini etkisini arttırır.

Ana Karakter Kötü Adam:

Üçüncü tarz olarak, seri katilin ana karakter olduğu, onun bakış açısının yansıtıldığı filmlerdir. Bu tarz filmde karşılaşılan temel sorun, daha önce değindiğimiz “özdeşleşme eksikliğidir”. Ana kahramanıyla özdeşleşemeyen çoğu seyirci için bu filmler “kötü” olarak değerlendirildiği için, ana akım sinemada örneği azdır. Ayrıca yazarının günlük hayatına da ilave bir sorun getirir: “Sapık öyküler yazan psikopat yazar” imajı. Hem yazdığı öykü yüksek olasılıkla beğenilmeyeceği hem de psikopat damgası yiyecekleri için, biraz da cesaret gerektiren bu tarz öyküler, sayıca azdır.

Özdeşlik kuramamamıza rağmen, bu tarzın en önemli özelliği katili “öteki” olmaktan çıkarmasıdır. Diğer iki tarzda da katil;genel olarak, uzaktan korkarak baktığımız bir tanıdık iken, bu filmlerde özdeşleşemesek bile empati kurabildiğimiz, isteklerini haklı bulmasak da nedenini anlayabildiğimiz bir arkadaş olurlar. Ve katiller özü itibariyle yalnız kişiler oldukları için; seyirciden başka da onları anlayan arkadaşları yoktur.

Bu tarzı iyi analiz edebilmek için, farklı yaklaşımlar sergileyen üç filme bakalım. İlki, Kieslowski’nin on emir üzerine on film çektiği serinin beşincisi “Dekolog 5”tir. Asla öldürmeyeceksin emrinden hareketle çekilen bu film, şehir hayatından bunalmış, içine kapanık bir gencin, hiç tanımadığı bir taksiciyi sebepsizce öldürmesini ve sonrasında idama mahkum oluşunu konu alır. Karakterin ilginç yanlarından bir tanesi, öldürmesinin altındaki motivasyon çok gizli olmasıdır. Film cinayetin nedenini söylemiyor gibi olsa da, dikkat edildiğinde cinayete gidiş süreci daha önce değindiğimiz bir noktaya işaret eder: “Şehir yaşamında duyduğu bulantı hissine karşı öldürerek nefes alma arzusu.” Taksiye bininceye kadar bunalımlı bir genç gibi gözüken karakter, bizim normal sayabileceğimiz dolayısıyla “özdeşlik” kurabileceğimiz bir karakterdir. Cinayet anında, karakterin o ana kadarki tüm duyguları paylaşanlar bile bir tepki duyar. Taşı taksicinin kafasına geçirmesi affedilmezdir. Fakat öykünün ikinci yarısında, idama mahkumiyetiyle birlikte karakterimiz; katilden kurbana

döner. Kurban olmasıyla birlikte tekrar “özdeşleşlik” kurabileceğimiz bir düzleme gelir. Daha büyük bir cinayetle karşı karşıya kalan seyirci, “kurban katil”in yanında saf alır. Kısaca, burada dikkat çeken; karakterle, bir “katil” olarak değil de; bir “kurban” olarak özdeşleşmiş olmamızdır.

İkinci olarak, yapıldığında küçümsenip, sonradan başyapıt olarak değerlendirilen bir film olan “Peeping Tom”u ele alalım. Tamamen katilin bakış açısından verilen filmin Dekolog5’ten farkı, katilin gerçekten de vahşi bir seri katil olmasıdır. Filme aldığı kurbanlarını, onları filme alırken kameranın üçayağına gizlenmiş bıçağıyla öldüren bir kameramandır. Filmin esas marifeti, bir seri katilin genel özelliklerinin hemen hepsini içermesidir (seri cinayetlerle uğraşan FBI bile, daha önceden bahsettiğimiz bu ortak özellikleri filmin vizyona girmesinden yaklaşık 15 yıl sonra tespit edebilmiştir.) Ana karakterlerin kötü adam olduğu öyküleri incelemeye başlarken, bu tarzın az olmasını iki nedene bağlamıştık. “Peeping Tom” bunun en iyi örneğidir aslında. Son derece gerçekçi öyküsünün yanında, muhteşem çekimleriyle sinemasal değeri de oldukça güçlü olan bu film; gişede başarısızlığa uğramış ve gelen tepkilerden ötürü, yönetmeni “Michael Powell”in kariyerini kesin olarak bitirmiştir.

Üçüncü olarak “Peeping Tom” ile aynı kaderi paylaşmasını beklediğim bir başka filme bakalım: Morgan Freeman’ın yönettiği “American Psycho 2”. Bu film çok fazla eleştirildiği için artılarından önce eksilerini tespit etsek daha iyi olur sanırım. Her şeyden önce katilin gözünden anlatması daha önce de tartıştığımız gibi eksi puandır seyirci için. Daha da önemlisi filmin, bir devam filmi olmasıdır. Filmi izlemeye giden seyirci haklı olarak, Hannibal’dan sonra yaratılmış en iyi “kötü adam” olan Patrick Bateman’ı (American Psycho 1) benzer bir anlatım tarzıyla görmeye gelmişti. Fakat gördükleri şey, küçücük bir kız çocuğunun filmin başında onu öldürmesiydi. Bu seyirci için tam bir düş kırıklığı demektir. Ayrıca film birincisine kıyasla daha az vahşet ve daha direk mesajlar içeriyordu ve film gerilim filmi gibi çekilmemişti. Bu Filmin ismi “American Psycho 2” değil de farklı bir şey olsaydı, filmin başında Patrick Bateman’ı değil de başka bir seri katili öldürseydi, ve filmdeki diğer karakterler üzerine biraz daha çalışılsaydı; filmin kaderi çok daha değişik olabilirdi. Çünkü öykünün gerçekten çok aykırı bir duruşu var.

Bu filmin, “Peeping Tom” gibi bir kült film olacağını düşünmemin nedeni ise; bu filmdeki katil kişinin motivasyonundan ziyade, o motivasyonun seyirciye aktarımıdır. Derslerinde inanılmaz başarılı üniversite öğrencisi bir kız, FBI’ya girmeyi ve seri katilleri bulmayı gelecekteki hedefi olarak belirlemiştir. Fakat içindeki güdü o kadar güçlüdür ki kaybetmemek için her şeyi yapmaya hazırdır. Yaptığı şey ise önünde engel oluşturan herkesi öldürmektir. Yaptığı hemen her şeyi sempatik bir dille seyirciyle paylaşıp, onların kendisini haklı bulmasını ister. Kendi dilinden dinleyecek olursak, filmin bir yerinde kendini şöyle savunmaktadır: “Evet, Brian’ı öldürdüm. Ama olumlu yönden bakmalısınız. Onu daha iyi bir geleceğimiz olsun diye öldürdüm. FBI’ya girdiğimde, bir çok cinayeti önleyebilirim, belki de her yıl yüzlerce seri katili ortaya çıkarırım. Tamam, bunu bir düşünün. Birçoğunu kurtarmak için bir kaçını öldürüyorum. Bir nevi Robin Hood gibi, bilirsiniz?” filmin temel bakış açısını yansıtan bu söz, çok sert ve kabul edilmesi güç bir önermedir. (Daha önce Hannibal’ı da Robin Hood ile kıyaslamıştık ama filmin bu görüşün arkasında olmadığı sonucuna varmıştık) Bildiğim kadarıyla hiçbir seri katil filmi de öldürülen masum insanların öldürülüşünü bu kadar çok meşrulaştırmamıştır. Savaşlarda cepheye asker göndermek de “Birçoğunu kurtarmak için, birkaçını öldürmek” mantığının bir ürünüdür sonuçta. Kendi kendimize daha önce hiç sormadığımız sorular sormamızı sağlar bu film.

En İyi İki Seri Katil Filminin Anlatım Teknikleri

En iyi iki seri katil filmi olarak kabul edilen Psycho ve Kuzuların Sessizliğine bakacak olursak, bu üç anlatım tekniğinin de dışında olduklarını görürüz. Kuzuların Sessizliği anlatım yönünden, ikinci tarzdan da, üçüncü tarzdan da bir şeyler taşır. İkinci tarzdan farkı; bir değil, birbirinden bağımsız iki katili olmasıdır. Üçüncü tarzdan farkı, bize Hannibal’ın gözünden pek çok şey anlatsa da, esas olay örgüsü Buffalo Bill’in yakalanması üzerine kurulduğu için Hannibal yan karakterdir ve film onun çevresinde dönmez.

Filmde iki seri katil olması ve Buffalo Bill’in davranışının kabul edilemez olması, Hannibal’ın daha normal gözükmesine olanak verir. Bu da daha önce tartıştığımız “özdeşleşme” duygusuna zemin hazırlar. Bu iki katil ve bir bayan ajan Clint Eastwood’un “İyi, Kötü, Çirkin” filmini anımsatır. Hannibal burada “çirkin”e denk gelir. Çirkin de olsa –kötü olmadığı için- seyirci gözünde kabul edilebilir olur. Eğer sadece Hannibal olsaydı; sanırım film bu kadar etkileyici olmazdı (ki serinin üçüncü kitabının daha az sevilmesinin bir nedeni de budur)

Ayrıca karakterlerin sahip olduğu özellikleri seyirciye vermede izlediği yol da Hannibal karakterinin etkileyiciliğini arttıran bir öğedir. Kuzuların Sessizliği’nde, Hannibal daha ortaya çıkmadan diğer ajanlar; Ajan Clarice’e, Hannibal’la ilgili bilgi verir. Bu tarz karakterler genelde “folyo karakter” olarak adlandırılır. Bunlar, esas karakteri parlatmaya yarar ve onlar sayesinde seyirciye bilgi geçer. Öykünün başında Ajan Clarice’e –haliyle seyirciye- Hannibal’ı parlatan bu karakterler sayesinde, daha Hannibal’ı görmeden ondan korkmaya başlarız. Ajan Hannibal’ın hücresine giderken pek çok kilitli kapının açılıp kapanması en aykırı suçluların kaldığı yerdeki en aykırı kafese sahip olması.. bunlar daha onu görmeden gözümüzde “tam bir canavar” imajı çizer. Öyle ki o kafeste 7 yaşında sevimli bir çocuk olsa ondan da korkarız. Seyahat ettirildiği kafesi; seyircinin, bu adamın ne kadar tehlikeli olduğunu unutmamasını sağlar. Ancak, filmin ikinci yarısında hapisten kaçarken gerçek yüzünü gösterir. (Bu çoğu kişiye göre sinema tarihindeki en iyi kaçış sahnesidir: Kendisini kontrole gelen iki polisi de öldürür, birinin kıyafetlerini çıkarır. yüz derisini soyar, kendi yüzüne koyar ve onun bedenini saklar. Diğer polisler geldiği zaman yüzü tanınmayacak hale gelmiş meslektaşını ambulansla hastaneye gönderirler. Ama o yüz derisi altında tabii ki Hannibal vardır!) Filmin geri kalanında da tehlike olarak sokaklarda dolaşır. Hannibal’ın pek çok yerde; yaratılmış en iyi “karşı-kahraman” (antagonist) olarak değerlendirilmesinin ardında öykü anlatımının da çok büyük önemi vardır.

Kuzuların Sessizliği, var olan anlatım tekniklerinden harman yapıp ortaya baş yapıt çıkarmış bir filmdir. Psycho ise yepyeni bir anlatım tekniği geliştirmiş filmdir. Filmin ortasına kadar hırsızlık yapmış Miss Crane’i “özdeşlik” kurarak izleriz. Fakat filmin ortasında sapık tüm ilginçliğiyle ortaya çıkar. Birkaç sahne sonra da o unutulmaz “duş sahnesi”nde başrol oyuncusunu öldürür. Hitchcock’un, başrol oyuncusunu filmin ortasında öykünün dışına atması ve ondan sonra filmi başka bir düzleme –sapığa- kaydırması gerçekten olağanüstüdür. Bugünün seyircisi için bile fazla yenilikçidir.

Bu öykünün diğer bir artısı, inişli çıkışlı temposunun çok iyi dengelenmiş olmasıdır. Hırsızlıktan sonra, duş sahnesinden sonra, polisin öldürülmesinden sonra ve hatta filmin sırrı açığa çıktıktan sonra bile seyircinin olan biteni hazmetmesi için zaman tanır. Gerilim unsuru öğelerin filme dağılımı da bu dengeyi sağlamlaştırır.

Bu iki filmin, “en iyi iki” diye adlandırılmasındaki nedenlerden biri de, anlatım tekniği olarak diğerlerinden çok farklı olmalarında yatmaktadır.

Gelecekte Yapılacak Filmlerin Anlatım Teknikleri Üzerine Tahminler:

Anlatım tekniklerini bitirmeden önce şunu da belirtmek isterim. Hitchcock “Vertigo”yu yaptığında ilerici olan ikinci anlatım tarzı olarak tartıştığımız teknik yavaş yavaş güncel bir hal kazanmaya başladı. Tahminimce ana akım sinemasının bundan sonraki başarılı örnekleri, ilk tarz öyküden uzaklaşıp bu tarz üzerine yoğunlaşacaktır. Gişe başarıları bu tarz üzerinden gelecektir.

Öte yandan, yankı uyandıran -sanatsal- seri katil filmleri, bu üçüncü tarz üzerinden gelişmeye devam edecektir. Bunun nedenleri, daha öncede belirlediğimiz gibi örneğinin daha azolması ve az tanınan “seri katil”in daha çok tanınmasına olanak vermesi; haliyle daha etkileyici bir karakter yaratmaya olanak tanımasıdır. Seyircinin buna hazır olmasına ve yazarların da kendini güvende hissetmesine daha zaman var tabii ki. American Psycho 2’nin de kültleşeceğine olan inancım da bu dönüşüm sürecinden geliyor.

Bitirirken..

Şu ana kadar konuştuklarımızı özetleyecek olursak; “ölüm olgusu”nun hikayelerdeki önemini tartışıp; seri katil profilin genel özelliklerini tespit ettik. Buradan hareketle, sinemaya gerçek karakterlerin nasıl yansıyabileceğini tartıştık. yaratılmış en iyi seri katil olan “Hannibal” karakterinin ayrıntılı bir analizini yaptık. Son olarak da, anlatım teknikleri açısından seri katil filmlerini inceledik.

Seri katil olgusu üzerinden gerilim sinemasını öyküsel olarak incelediğimiz bu yazı, umarım size bu sinemanın ana hatlarını hakkında fikir vermiştir.

Önerilen Filmler ve Tartıştıklarımızın Listesi:

Bu sinemaya ilgi duyanlar için aşağıda birkaç tane öneri film var. Bu filmlerin bir kısmı tartıştığımız konularla direk ilgili filmler. Diğer grup ise “ölüm” olgusuna bakışları açısından görülmeye değer. Son olarak da tartıştığımız filmlerin dizini var. Bütün filmler alfabetik sırayla sıralanmıştır.

Katil Filmleri

Deep Red Dario Argento 1976
Dressed to Kill Brian De Palma 1980
Elephant Gus Van Sant 2003
Fear City Abel Ferrara 1984
Frenzy Alfred Hitchcock 1972
M Fritz Lang 1931
Maniac Tom Savini 1980
Memories of a Murder Bong Joon-ho 2003
Natural Born Killers Oliver Stone 1994
Rope Alfred Hitchcock 1948
Saw James Wan 2004
Strangers on a Train Alfred Hitchcock 1951
Taxi Driver Martin Scorsese 1976
Tesis Alejandro Amenábar 1996
The Shining Stanley Kubrick 1980
The Texas Chainsaw Massacre Tobe Hooper 1974

“Ölüm” olgusuna farklı bakış açıları

2001: A Space Odyssey Stanley Kubrick 1968
A Clockwork Orange Stanley Kubrick 1971
Apocalypse Now Francis Ford Coppola 1979
Battle Royale Kinji Fukasaku 2000
City of God Fernando Meirelles, Kátia Lund (co-director) 2002
Dead Man Jim Jarmusch 1995
Death Wish Michael Winner 1974
Experiment, Das Oliver Hirschbiegel 2001
Fargo Joel Coen, (more) 1996
Full Metal Jacket Stanley Kubrick 1987
Gemide Serdar Akar 1999
Goodfellas Martin Scorsese 1990
Interview with the Vampire Neil Jordan 1994
Memento Christopher Nolan 2000
Onibaba Kaneto Shindô 1964
Pulp Fiction Quentin Tarantino 1994

Tartıştığımız Filmler

American Psycho Mary Harron 2000
American Psycho II Morgan J. Freeman 2002
Fight Club David Fincher 1999
Hannibal Ridley Scott 2001
Identity James Mangold 2003
Peeping Tom Michael Powell 1960
Psycho Alfred Hitchcock 1960
Red Dragon Brett Ratner 2002
Se7en David Fincher 1995
The Godfather Francis Ford Coppola 1972
The Silence of the Lambs Jonathan Demme 1991
The Sixth Sense M. Night Shyamalan 1999
Vertigo Alfred Hitchcock 1958
Share/Bookmark

Leave a Reply


Notify me of followup comments via e-mail. You can also subscribe without commenting.